Facebook'ta Paylaş
Tweetle
Google Plus'ta Paylaş

Göz

  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • Beğen
0
Konuyu Beğen
0
#1
Bölüm 1
Spoiler:
BÖLÜM 1

Bilinçsizce yolda yürümeye devam ederken, çıktığı hastanenin ışıkları, yerdeki su birikintilerine yansıyor ve zaten gözyaşlarından dolayı buğulu olduğu için karanlıkta net göremeyen gözlerine türlü türlü oyunlar oynuyorlardı. Ölüm; ne kadar da soğuk. Oysa sadece dört bilindik harfin yanyana gelmesinden ibaret, bu kadar basit; taşıdığı anlamın aksine. Nereye ve neden gittiğinden habersiz bir şekilde yürürken aklından sadece bu geçiyor ve olan bitenle ilgili o durmak bilmeyen komplo ve yaratıcı teorilerinin hiç biri ortalarda bile görünmüyordu. Su birikintilerine bakarak kaldırımların aslında ne kadar düzenden yoksun olduğunu bile düşünecek kadar uzaklaşmıştı düşünceleri bir çözüm aramaktan. Bacağını çarptığı, dışa doğru açık küçücük ahşap bir kapıya ve ardındaki küçük sevimli parka bakarken gözünde az önceden beri birikmiş olan damlacık yanaklarından süzülmüş ve görüşünü açmıştı. İleride bulunan banklardan birine oturma düşüncesi ile adım atmış olmasına rağmen içinden bir ses yürümeye devam etmesini öğütlüyordu. Neden yürüyecekti ki? Ne de olsa bir kaç saat içinde morga dönüp O'nun bedenini almayacak mıydı? En iyisi burada beklemek değil miydi? Nedense ayakları bu kararını dinlemiyorlarmışcasına yürümeye devam etti. On-onbeş adım sonra durdu ve geri dönerek parktaki o banka gidip oturdu. Kararına uyup geri dönmek bilincini biraz olsun açmıştı ama hala otomatikleşmiş hareketlerinden kurtulamamıştı. Elini ceketinin iç cebine götürdü ve oradaki paketi aldı; yanındaki çakmakla beraber. Yaktığı sigaranın her içine çektiği nefesinden ve parlayan alevinden sonra nasıl da azaldığını izledi, sanki ilk defa farkına varıyormuş gibi. "Son onbir yılımı ne için harcamıştım, ne uğruna...? Neden ben yürüyebiliyor, konuşabiliyor, düşünebiliyor hatta onun o çok sevdiği sigarayı derin derin içime 'ben' çekebiliyorum ve o, ölü bedeniyle bir hastane morgunda başındaki delikle yatıyordu? "

Haberi aldığında neredeyse delirecektin ama otopsi raporuna baktığında kanı donmuştu; yakın mesafeden tek el! "Bu nasıl olabilir? Neden? Hayatı boyunca benim yüzümden yaşadığı onca şeyden sonra hemde!"
"Dönmeliyiz." Sesin geldiği yöne doğru döndü bu, ona durumu polisten önce bildiren arkadaşı Wilson'dı. "Demek beni buraya kadar takip ettin ha" diye düşündü. Hastaneye giderken Wilson'ın kafasındaki onlarca soruyu sormamak için kendi ile nasıl mücadele içinde olduğunu farkedebiliyordu. Bunun üzerine "Ben olduğumu sandılar" dedi. Wilson ifadesiz bir suratla bana baktı. Bu cevaba ifadesizliğinden başka verebileceği bir tepki de yoktu zaten. Şaşırmamıştı, korkmamıştı ya da sorularının cevabını alacak kadar tatmin olmamıştı. Sanki çözülmüşcesine konuşmaya devam ediyordu:

"Projedeki eksikler için aramışlardı. Onlara bıraktığım için ilgilenmediğimi söyledim. O lanet heriflerin desteği olmadan da onu tedavi edebileceğimden emindim. Belki de onlara geri dönem için onu öldürmüşlerdir diye de düşündüm, ama bu olasılık çok saçma çünkü nefret insanın en kolay sahiplendiği duygudur bilirsin. Böyle birşeyin beni korkutacağını düşündüklerini sanmıyorum. Ama..."

Ona döndüğünde olayın aslını hala kabullenemediğini söyleyen gözlerle karşılaştı. Onu susturan yaptığı bu itiraf mı yoksa o an onun bakışlarından dolayı farkına vardığı gerçekler miydi bilmiyordu ama kardeşini senelerdir kurtulamadığı o lanetten kurtarmak için küçüklüğünden beri bu durumu saplantı haline getirmişti. Bilimsel, tıbbi, kimyasal her türlü çalışmayı takip ettiğini, üstelik daha üniversitede iken hastalığın, insan ve hayvan üzerindeki semptomlarını bildiğini dahası bunun bir hastalık olmadığının farkında olduğunu söyleyen o bakışlar.

"Orada olan orada kalmadı" dedi Wilson'a.

BÖLÜM 2

Spoiler:
Sabah ayazından sıcak ama keskin B vitamini kokusunun hakim olduğu hastaneye girdiler. Asansöre binip en alt kata indiler. Sağ tarafta bir ameliyathane girişi vardı koridorun sonunda ise morg. Bu Tatsuo'da ölümcül ya da ölmesi muhtemel vakaları burada ameliyata aldıkları gibi bir izlenim bıraktı, sanki morga götürmek daha kolay olacakmış gibi... Dün akşam üstü ayarladığı cenaze işlemleri ile ilgilenen ofisin arabası geldi ve nasıl olduğunu bile anlayamadığı bir hızla halledilen cenaze işlemleri sonunda o gün öğlen Tsuyoshi'nin bedeni toprak altındaydı. Cenazede bir çok kişi vardı ama akrabaların dışında neredeyse hepsi Tatsuo'nun arkadaşlarımdı. Tsuyoshi onbeş yaşından bu yana hiç arkadaş edinememişti ki.

"Senin yüzünden"

Beyninde birden şimşek gibi çakmıştı bu ses. Bu bir düşünce değildi. Sanki biri beyninin içine girip ona seslenmişti. Hatta suçlamıştı.

"Senin yüzünden" işte bir kez daha.

Gözlerini açtığında Wilson, Aimi ve profesör Hiroshi başında duruyorlardı. Arabanın arka koltuğunda ne işi olduğunu düşünürken senin yüzünden seslerinin ardı arkası kesilmeden beyninde yankılandığını hatırladı. Demek bayılmıştı.

Beraber önce bir şeyler yemeye gitler, ardından da Tatsuo'yu eve götürdüler. Aralarından biriyle kalması için çok ısrar etseler de halletmesi gereken şeyler vardı ve onları bir bahaneyle atlatmak zorundaydı. Teselli etmek için içeri girip biraz oturdular. Çay içtiler ve kimse konuşmadı. Bir süre sonra kalktılar ve bir ihtiyacı olursa aramasını söyleyerek çıktılar. Onlar gider girmez çalışma odasına daldı ve bilgisayarın başına oturdu parmakları deliler gibi çalışmalarını farklı farklı dosyalayarak kopyalıyor ve sabit diske kopyalanan her veriyi siliyordu.

"Senin yüzünden"

Dehşet içinde uyandı. O göz... Üstelik beynindeki ses! Ses Tsuyoshi'nin sesiydi. Bunu nasıl da farkedememişti? On beş yıl öncesinden sinsice çıkıp gelen o suçlayıcı çığlık. Haklıydı yaşadığı her şey onun hatasıydı. Göle gitmeyi isteyen kendisiydi, ışığı merak edende ve o ışığı yakından görmek isteyende... Ama girdaba kapılan o oldu...
Titrek ellerle ışığı açtı. Odanın aydınlanması içindeki karanlığı bastıramıyor ve son üç yıldır Aimi'nin söylediği sözler artık kendisini rahatlatmama yetmiyordu. İçinden taşan kendinden nefret etme hissi "senin suçun değil" sözlerini kabul edemeyecek kadar vicdanını yırtıyor, parçalıyordu. Saate baktığında gecenin üçü olduğunu gördü. Biraz hava almak için pencereyi açmaya gittiğinde evinin karşısındaki kaldırımda, oturan birini gördü. Pencereyi açmaya neden korktuğunu bilemiyordu ama tedirginlik benliğini perdeyi dahi aralayamayacak kadar sarmıştı. Adam yanına yaklaşan kişiyi gördüğünde oturduğu yerden kalktı. Gözlerine inanamıyordu, adamın yanına gelen Aimi'ydi. Beraberce karşıya geçerek Tatsuo'nun evine doğru geliyorlardı. Karanlıkta pencerenin arkasından yanlış görüp görmediğini anlayabilmek için dikkat kesildi; hayır o Aimi'ydi. Eve gireceklerdi; kapıyı mı çalacaklar yoksa gizlice içeri mi sızacaklar diye düşünürken aşağı katın yolunu tuttu ve çalışma odasına daldı. Kaydettiği tüm verilerin bulunduğu diski aldı ve pencereden dışarı atladı. Kapı ile oynandığını duymanın verdiği panikle karışık mide bulantısı o kadar baskındı ki kusmamak için kendini zor tutuyordu.

"Aimi ha?"

Beyni deli gibi çalışıyor ve görünmeden saklandığı çalıların arasından nasıl kaçacağını düşünüyordu. Yan komşusunun bu saatlerde uyanmaması ve çalılıklarda bir gariplik olduğunu farketmemesi için dua ederken pencerede bir silüet belirdi.

"Kaçmış" dedi yanındaki erkek sesi. Her kimse onu tanımıyordu. Sadece sert bir sesi vardı. Acaba şirketin adamlarından biri mi diye düşündü. Pencere açıldı. Aimi başını dışarı doğru çıkararak sağa sola baktı.

"Akşam çayına attığım ilaç onu sabaha kadar uyutmalıydı."

Mide bulantısı. Baş dönmesi. Panik. Korku. Sorular. Tüm hepsi beyninde patlıyor ve hareket etmesini öylesine etkiliyorlardı ki katatonikler gibi taş kesilmişti. Odadaki loş ışıktan bilgisayarı açtıkları çok belli oluyordu. İçindekilerin silinmiş olduğunu anladıklarında ne olacaktı peki, peşine mi düşeceklerdi?

"Çayıma ilaç koyduktan sonra içip içmediğimi kotrol etmemen senin hatan" diye garip ve yersiz bir sevinç duydu. Ardından gelen ne yapacağını bilmeyen birinin paniği ile aklında cevapsız bir yığın soru birikti tekrar.

"Neden? Ne yapmalıyım? Buradan nasıl çıkacağım? Beni fark edecekler mi? Bu verileri ne yapacağım? Kime güvenebilirim? Aimi!"

BÖLÜM 3

Spoiler:
Tüm vücudundan ter fışkırıyordu. Çalılıkların diğer tarafına nasıl geçeceğini düşünürken eve dönüp baktığında bilgisayarın ışığı ve silüetin kaybolduğunu fark etti. Çalılıkların içinde yere çökmüş üzerinde sadece pijamalarla elinde neredeyse kıracak kadar çok sıktığı diskle korkudan titreyerek neler yapacağını düşünüyordu. Arabanın anahtarları, cüzdanı, kimliği, telefonu kısacası kaçtıktan sonra işine yarayabilecek her şey evdeydi.

"Kaçtıktan sonra mı? Ben bir suçlu değilim ki. Kurtulduktan sonra demek daha mantıklı olur bu da sanki esirmişim gibi oldu-- Aptallaşma! Şuan bunu düşünecek zaman değil". "Kendi kendime zırvalamaya başladım" diye düşünerek ve başını iki yana salladı. "Sen bir bilim adamısın Tatsuo polis ya da dedektif falan olmasan bile durumlara çözüm üretebilmen gerekir. Bu şekilde zırvalayarak kurtulamazsın."

Düşünceler kafasında ışık hızıyla birer birer geçerken üst katta arka odalardan birinde cılız bir ışık belirdi. "Şimdi! Şimdi kaçma zamanı. Ama nereye? Kime?" Önce buradan çıkması gerektiğinin bilincindeydi ve onlar üst kattayken çalıların arasında görünmeyecek kadar kısa olan iki evin bahçesini ayıran çitin üzerinden atlamalıydı, ama hareket etmeye o kadar korkuyordu ki yerinden kımıldayamıyordu bile. Bu ışık da kaybolmuştu. Bahçeyi aramaya gelirlerse neyapacağını bilemiyordu bu yüzden onların merdivenlerde olduğunu düşünerek bir anlık dürtü ile karşıya atladı. Korkudan öylesine nefess nefese idi ki soluk alış verişini duymamaları için elini uzun kollu pijamasının içine sokup arta kalan kumaşı ağzına tepiştirdi. Kalbinin atışları damarlarının hatta bedeninin her yerinde hissediliyordu.

Ayak sesleri! Ayak sesleri nerdeydi? Evden çıkmamışlar mıydı yoksa? Görmüş olabilirler miydi onu? Kafasını eve doğru çevirmeye öylesine korkuyordu ki. Sanki o tarafa baksa çitin arkasında çalılara gizlenmiş olduğunu anlayıvereceklerdi. Ve ayak sesleri... Önce evin çıkışındaki taş zeminde ardından yumuşak çimlerde, ama ters yöne doğru. İçinden geçen sevinç dalgası çok da uzun sürmedi çünkü iki kişiydiler ve diğeri hala kapının önündeydi. Çalılar o kadar sıktı ki aralarından hiçbir şey görünmüyordu; Tatsuo da başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. Sonuçta durumlara çözüm üretebilecek kadar kaçıp kurtulma işinde bir dedektif ya da polis kadar olsa da nihayetinde bir bilim adamıydı ve o kadarına cesaret edecek kadar kendine o tip işlerde cesareti yoktu. "Senin yerinde Yuu olsaydı hiç aldırmazdı"
YUU! İşte yardım isteyebileceği tek kişi. Nasıl da düşünememişti onu? "İyi de Hokkaido'ya nasıl gideceksin seni salak? Eve girdiğinde sana ilaç içirmeyi düşünmüş olan Aimi sence telefonunu ve cüzdanını bıraktığını fark etmemiş midir?" Kendisine doğru hareket hissetmediğinden yavaş yavaş çite dokunmamaya çalışarak ama komşusuna da görünmemesi gerektiğinin farkında olarak yerde sürünmeye başladı. Zaten sesli olan solukları gittikçe hızlanarak daha sesli hale gelmeye başladı. Sigarayı azaltmalıydı. Tam bahçe duvarı ve çitin kesişimine gelmişti ki;

"Burada ne yapıyorsunuz böyle Profesör Arata?"

Tatsuo yavaş yavaş arkasını dönerken nasıl olup da kalp krizi geçirmediğine şaşıyordu.
戀次!!

[Resim: tumblr_mgv06xoDjd1rzoc9no1_500.gif][img]



    Göz
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi